Düşlerimizin Evi Burası: Erdem Özgül’le İstanbul
Erdem Özgül, Düşlerimizin Evi Burası romanında 1990’ların İstanbul çeperini, fotoğrafla hafızayı ve görünmez hayatların izlerini anlatıyor.
Erdem Özgül’ün ilk romanı Düşlerimizin Evi Burası, 1990’ların İstanbul’unda Halkalı çöplüğünün kıyısında kurulmuş bir mahallenin yıkılmadan önceki son dönemini anlatıyor. Ragazzo, Gasteci Kız, tren lojmanları, yaban tavukları ve arkasında esprili notlar bulunan aile fotoğrafları etrafında gelişen roman, resmi arşivlerin dışında kalmış hayatlara kurmaca bir hafıza kazandırıyor.
Uzun yıllardır Viyana’da yaşayan Özgül, romanı yazma fikrinin İstanbul’a uzaktan bakarken ortaya çıktığını belirtiyor. Halkalı Çöplüğü hakkında internette neredeyse hiçbir görsel ve bilgi bulunmadığını, gecekondu mahallelerinin yıkımına ilişkin haberlerde ise çoğu zaman orada yaşayanların sesine yer verilmediğini söylüyor. Bu eksiklik, yazarı fotoğrafın yerine geçebilecek bir anlatı kurmaya yöneltmiş.
Romanın “Sondan Bir Önceki Fotoğraf” bölümüyle başlayıp “Son Fotoğraflar” ile bitmesi de bu arayışın sonucu. Özgül’e göre fotoğraf hem bir kanıt hem de bir yemin niteliği taşıyor. Gazetelerin yalnızca “bir mahallede gecekondular yıkıldı” cümlesiyle yetindiği bir ortamda, Gasteci Kız karakteri mahalle halkını dinleyen, gözlemleyen ve onların yaşadıklarını kayda geçiren bir figür olarak ortaya çıkıyor. Yazar, böylece unutulmuş insanların seslerini bugüne taşımayı amaçlıyor.
Romanın merkezindeki Gasteci Kız, klasik anlamda haber peşinde koşan bir muhabir değil; mahallenin gündelik hayatını anlamaya çalışan bir araştırmacı. Boynunda taşıdığı fotoğraf makinesi, onun tanıklık ve bellek oluşturma görevini simgeliyor. Özgül, akademinin, basının ve sendikaların gecekondu mahallelerine yeterince yaklaşmadığını; buna karşın bazı insanların bu çevrelerde kütüphaneler kurduğunu, kitap okuma ve düşünme imkânı sağladığını ifade ediyor.
Ragazzo ise romanda yalnızca tek bir çocuğu değil, banliyölerde büyüyen bütün çocukları temsil ediyor. Özgül, karakterin kendisinden, kardeşlerinden, kuzenlerinden ve çevresinde gördüğü fotojenik mahalle çocuklarından izler taşıdığını anlatıyor. İşçi ve emekçi çocuklarının eğitim, sağlık ve istihdam olanaklarına erişiminin giderek zorlaştığına dikkat çeken yazar, Ragazzo’yu “biz” duygusuyla ilişkilendiriyor.
Romandaki yaban tavukları, rayların arasındaki hayvanlar ve çöplükte yeniden yeşeren doğa da anlatının önemli unsurları arasında yer alıyor. Özgül, suyun kirletilip her şeyin mülke dönüştürüldüğü bir dünyada insanların ve hayvanların nesneleşmeye direnen yönlerine odaklanıyor. Köpeklerin kurtlaşabilmesi, tavukların yabanıl kökenlerini hatırlaması ve doğanın kendi ritmini sürdürmesi, bu direncin romandaki karşılıklarını oluşturuyor.
Trenlerin neden olduğu sarsıntı ise çocukların dünyasındaki bir mit aracılığıyla açıklanıyor: Dünya öküzün boynuzlarında duruyor, öküz yorulunca deprem oluyor. Halkalı’daki askeri kışla, gümrük ve demiryolu hattının hareketliliği, tren lojmanlarında yaşayanların gündelik hayatını sürekli titreşim içinde bırakıyor. Yazar, 1994 ve sonrasını ele alan romanda bu çocukça açıklamayı hem eğlenceli hem de mahallenin yaşadığı toplumsal sarsıntıyı anlatmaya elverişli bir yol olarak değerlendiriyor.
Viyana’dan İstanbul’a bakmak, Özgül’ün anlatısında merkezde görünmeyen hayatları daha belirgin hâle getiriyor. Kartpostal görüntüsünün ardındaki pazarları, göçmenleri ve zor koşullarda yaşayan insanları hatırlatan yazar, özellikle Türk göçmen kadınların emeklerinin çoğu zaman görünmez kaldığını vurguluyor. Ona göre emekli bir kadının nerede ve hangi koşullarda çalıştığını sormak, yalnızca büyük işletmelerin ve tüketim dünyasının hikâyelerini anlatmaktan daha kapsayıcı bir bakış sunabilir.
Halkalı Çöplüğü, romanda yalnızca bir utanç alanı olarak değil, kentin dışladığı insanların, hayvanların ve doğanın hikâyelerini saklayan bir arşiv olarak işlev görüyor. Özgül, İstanbul’un geçmişindeki göçleri, gecekondu oluşumlarını ve kentsel dönüşümleri bu mekân üzerinden düşünmeye çalışıyor. Romanın bu yönüyle Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları gibi İstanbul’daki dönüşümü anlatan eserlerle de düşünsel bir bağ kurduğu görülüyor.
Düşlerimizin Evi Burasında Egon Schiele göndermeleriyle argo ifadeler yan yana geliyor. Özgül, yüksek sanatla gündelik ve kaba sayılan dilin aynı bedende yaşayabileceğini savunuyor. Schiele’nin 1912’de Neulengbach’da tutuklanmasına ilişkin tarihsel olayı da bu karşılaşmanın bir parçası olarak ele alan yazar, edebiyatın yalnızca “güzel yazma” zorunluluğuna sıkışmaması gerektiğini düşünüyor.
Düşlerimizin Evi Burası, Erdem Özgül, Eksik Harf Yayınları, Mart 2026, 300 sayfa.




