Kazancı Yokuşu’ndaki Değişim ve Anılar | Metin Celâl

Kazancı Yokuşu’ndaki değişim ve anılar üzerine derin bir bakış. Metin Celâl’in gözünden sokaktaki dönüşüm.

Son günlerde Kazancı Yokuşu’nu keşfetme fırsatı buldum. Geçtiğimiz gün, oldukça sakin bir erkek kıraathanesinde oturdum. Bugün ise başka bir kafede tek müşteri ben oldum. Yanda, deri koltuklarla döşenmiş şık bir kahveci açılmış ama o da bomboş. Cihangir’in kahvecileri genellikle kalabalık olurken, burası kötü bir üne sahip olduğu için pek tercih edilmiyor. Ancak son birkaç yılda açılan bir sanat galerisi, sokağın havasını değiştirmiş gibi görünüyor. Yine de, geçmişin izleri silinmiş değil. Özellikle fuhuş ile anılan yerlerde genellikle kuru temizlemecilerin bulunması dikkat çekiyor. Bu sokaktaki kahvelerde, Cihangir’deki gibi gürültü yok; burada daha ciddi ve derin bir atmosfer var. Elfe Uluç, Facebook sayfasında bu gözlemlerini paylaşarak, anılarını ve hikayelerini aktarıyor. Ben de ona, “Eski mahallem… Çok güzeldi… maalesef enteller geldi, ben de taşındım” diye yorum yaptım. O da bunu espri olarak algıladı ve “Evet, bozulma başlamış, fark ettim. Enteller deri koltuklarıyla her yerde” şeklinde yanıt verdi.

“Bozulma” ifadesi belki abartılı olabilir ama Kazancı Yokuşu’nda bir soylulaştırma projesinin uygulandığı kesin. Bu durum, son yıllarda giderek belirginleşen bir olgu. Kazancı Yokuşu, Taksim Meydanı’ndan Sıraselviler Caddesi’ne doğru yürürken ilk soldaki sokaktır. Adı gibi yokuş olan bu sokak, Taksim’i Fındıklı’ya bağlar. Aynı zamanda Gümüşsuyu ile Cihangir mahalleleri arasında bir sınır oluşturur. Bir tarafında Cihangir sakinleri, diğer tarafında ise Gümüşsuyu sakinleri yaşar. Taksim’den yokuşa sapıp birkaç adım attığınızda, 16. yüzyılda Kazancıbaşı el-Hac Ali Ağa tarafından yaptırılan Kazancı Ali Ağa Camii’ni görebilirsiniz. Sokak ismini buradan almış olabilir, ancak farklı rivayetler de mevcut. İnternette ve son yıllarda yayınlanan birçok yazıda, Kazancı Yokuşu’nun adını Ordinaryüs Prof. Dr. Tevfik Remzi Kazancıgil’in konağından aldığı belirtiliyor. Taner Ay, Edebiyatın Beyoğlu’nda Kazancıgil’in konağından ve burada önemli yazarların buluştuğu bir edebiyat mahfilinden bahsediyor. Ancak, sokağın isminin bu konaktan kaynaklandığını söylemiyor. 18. yüzyıla ait bir edebi metin olan Safvet’in Tophane Yangınnamesi‘nde, Tophane çevresindeki yer ve sokak adları arasında “Kazancı” adı geçiyor. Dolayısıyla, Tevfik Remzi Kazancıgil’in konağa yerleşmesinden çok önce, bu sokak ve çevre “Kazancı” adıyla biliniyordu.

Halen Kazancı’da yaşayan Mahir Öztaş, İstanbul Sokakları: 101 Yazardan 101 Sokak kitabında, sokağın geçmişini garsoniyerler, bohem evler ve cesur delikanlılar üzerinden anlatıyor. Akademi’nin yakınlığı nedeniyle burada sanatçılar ve film artistleri de yaşamış. Kazancı Yokuşu denilince akla ilk gelen eser Ferhan Şensoy’un Kazancı Yokuşu adlı kitabıdır. 1978’de yayımlanan bu kitapta, Şensoy yokuşun mahalle yaşamını içten bir dille, mizah unsurlarıyla anlatıyor. Kitapta, 1 Mayıs 1977’de yaşanan olaylara da yer veriliyor. Taksim’deki mitinge yapılan saldırının ardından pek çok kişi Kazancı’ya doğru kaçmış ve yokuşun başında bir kamyonun yolu kapatmasıyla büyük bir sıkışma yaşanmış, bu olayda birçok insan hayatını kaybetmişti. Bu trajik olay, yokuşu Türkiye’nin siyasi belleğinin en önemli mekanlarından biri haline getirdi. Her yıl 1 Mayıs öncesinde burada anmalar düzenleniyor. 2025’te DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, 1977’de hayatını kaybedenleri anmak üzere Kazancı Yokuşu’nda bir etkinlik gerçekleştirdi.

1950’lerden itibaren Yokuş çevresindeki Sormagir, Pürtelaş gibi sokakların sanatçılar ve yazarlar için bir bohem merkezi haline geldiği görülüyor. 1986’da Karacan Yayınları’nda çalışmaya başladığımda, Kızıltoprak’taki aile evimden ayrılıp Avrupa Yakası’nda, işe kolay gidebileceğim bir ev tutmaya karar verdim. Cihangir ve çevresi ilk hedeflerim arasındaydı. Mazhar Candan, Cihangir’de oturuyordu; orası benim için ilk tercih oldu ama uygun fiyatlı bir daire bulamadım. Sonrasında Mahir Öztaş, “Bizim sokakta boş bir daire var” deyince Kazancı Yokuşu’na gittim ve aradığım daireyi buldum. Bir oda bir salon bir evim oldu ve hızlıca yerleştim.

Yaşadığım apartman, her katında bir daire bulunan sakin bir yerdi. Üst katımda ev sahibinin kızı oturuyordu, daha sonra gazeteci arkadaşım Ercan Yaşa da onun üst katını kiralayacaktı. Gündüzleri mahalle ve sokak oldukça sakindi. Ancak geceleri, Mahir’in tanımladığı gibi, mahalle tam bir hareketlilik içindeydi. Genellikle Beyoğlu’nun pavyon ve sazlarında çalışan kadınlar ve onların sevgilileri yaşıyordu. Aralarına sanatçılar ve yazarlar sıkışmıştı. Örneğin, yokuşu inip Akyol sokağıyla buluştuğu yerdeki apartmanın ikinci katında Turgut Özatay’ı kadife robdöşambrıyla görmek mümkündü.

Bizim apartmanın tam karşısında bir Laz bakkal vardı. Ferhan Şensoy’un sözünü ettiği bakkal mıydı bilmiyorum ama üç kardeş mahallede olan bitene hakimdi. Alışverişlerimi onlardan yapmaya başladım ve kısa süre içinde evin anahtarını bırakacak, arkadaşların telefonla bıraktığı notlarını alacak kadar yakın arkadaş olduk. Meğerse bizim sokak ve çevresi ünlü bir kabadayının kontrolü altındaymış. Bunu anlamam için iki olay yaşamam gerekti. Birincisi, bir akşamüstü işten eve dönerken, mahalledeki kahvehanelerden birinin önünde birkaç adım önümde yürüyen ceketli bir genç, “Heyyy! Var mı bana yan bakan! Kim ulan bu mahallenin kralı!” diye bağırdı. Daha bir saniye geçmeden kahveden orta yaşlı bir adam fırladı, delikanlıya bir yumruk atarak yere serdi ve ardından sokağa yatırıp tokatlamaya başladı. İşlem bittikten sonra adam sakin bir şekilde kalkıp gence, “Siktir et!” dedi. Delikanlı, “Abi valla burada olduğunu bilmiyordum. Bağışla. Ayağının altını öpeyim!” diyerek özür dileyip uzaklaştı.

İkinci olay ise bir süre sonra gerçekleşti. Karşımdaki Laz bakkalın üst katını büro yapmışlar, siyah takım elbiseli adamlar gelip gitmeye başladı. Hallerinden mafyatik tipler oldukları belliydi, çevreye kötü kötü bakıyorlardı ama sorun çıkarmıyorlardı. Bir akşamüstü, apartmanın önünde sert bir fren sesi duyuldu, polisiye filmlerdeki gibi bir araba durdu ve kapısına mevzilenmiş kişiler karşıdaki büroya ateş açmaya başladı. Tüm olay iki dakika kadar sürdü. Sonra arabalarına binip gittiler. Ardından aşağıdaki kahveden adamlar çıktı ve yerdeki boş kovanları topladılar. Ertesi gün, karşı apartmandaki siyah takım elbiseli adamlar kaybolmuştu. Laz Bakkal, bizim mahalleyi kontrol eden kabadayının hapse girdiğini duyunca rakip kabadayının adamlarının bölgeyi ele geçirmek için yolladığını anlattı. Yıllar sonra, o sırada Beyoğlu ve çevresinde ünlü iki kabadayı arasında büyük bir güç savaşı yaşandığını okuyacaktım.

Ben taşındığım sıralarda, aslında mahallede önemli bir değişim yaşanıyormuş; yokuş ve çevresinde bir trans topluluğu oluşmaya başlamış. Özellikle Başkurt Sokak, Pürtelaş Sokak, Kazancı Yokuşu ve Ülker Sokak’ta evler tutmuşlar. Yüksek kiralarla kötü durumdaki evleri kiralayıp, 3-5 kişilik gruplar halinde yaşamaya çalışıyorlardı. Çalışma bölgeleri Tarlabaşı Bulvarı ve çevresi olduğu için mahalleli, onların yüksek kiralar ödemesinden ve alışveriş yapmalarından memnun görünüyordu. Bu arkadaşlarla tanışmam bir bayram sabahı oldu. Ramazan boyunca sahur saatlerinde davul çalıp herkesi uyandıran davulcu, bahşiş toplamaya gelmişti. Meğerse bizim arkamızda, yani Pürtelaş’ta yaşayan translar bu davulcudan çok rahatsız olmuş. Çünkü tam onlar işten dönüp uykuya yattıklarında, evlerinin önünde davul çalıp uyandırıyormuş. Şimdi davulcuyu yakalamışlar, “Sen miydin bizi bütün Ramazan uykumuzdan uyandıran!” diyerek azarlarken ortalarına alıp, “Malatya.. Malatya.. bulunmaz eşin!” türküsü eşliğinde davul çaldırıp oynatıyorlardı. Davul çalıp oynama işi o kadar uzadı ki davulcu, “Abla pardon abi bırakın da gideyim!” diye yalvarmaya başladı ama bırakmıyorlardı.

Sonrasında trajik olaylar başladı. Polis olduğu söylenen kişiler gece yarısı evlere baskınlar yapıyor, kapıları kırıp trans kadınları alıyor ya da en kısa sürede mahalleyi terk etmeleri için uyarıyorlardı. Bu durum, Beyoğlu’nu soylulaştırma projesinin bir parçasıydı. “Hortum Süleyman” adıyla bilinen bir emniyet amirinin, Beyoğlu’nu temizleme görevini aldığı ve bu operasyonları onun yürüttüğü söyleniyordu. 1989’da bu operasyonlar yoğunlaşmaya başladı. 1990’larda ise değişim süreci hız kazandı. 1980’lerde Beyoğlu, pavyonlara ve birahanelere kalmış gibiydi. 1980 darbesiyle gelen gece sokağa çıkma yasakları, gece hayatını neredeyse tamamen felç etmişti. İstiklal Caddesi’nin 1990-91’de yayalaştırılmasıyla birlikte Beyoğlu, yeniden kültür ve eğlence merkezi haline geldi. Hayal Kahvesi, Kaktüs, Dersaadet, Jazz Stop gibi barlar ve kültür merkezleri açıldı; günümüzde özlemle anılan 90’ların Beyoğlu’su oluştu. Cihangir, İstanbul’un sanatçı ve bohem mahallesi olarak yeniden parladı. Kiralar ve daire fiyatları yükseldi, bu bölgede kafe ve barlar açıldı. Yani soylulaştırma projesi başarıyla hayata geçirildi.

Bu süreçte, Kazancı Yokuşu’ndaki sakinler de değişmeye başladı. Translar tamamen yok olmamıştı ama yerlerini daha çok Ülker Sokak’ta yoğunlaşmaya başlamışlardı. Bizim sokakta boşalan yerler ise yüksek kiralarla beyaz yakalılara, bohem yaşam tarzı arayan üniversitelilere ve Beyoğlu’nda yeni mekan açanlara kiralanmaya başlandı. Bu değişimi apartmanımızda da hissettik; sessiz sakin bir yerken, gürültülü bir hale geldi. Üst katta komşu sabaha kadar partiler veriyor, sabahın üçünde düzenli olarak biri apartmanın demir kapısını tekmeliyordu. Birkaç gün sabrettikten sonra bu kişi ile yüzleşmeye karar verdim. Tam kapıyı tekmelerken aşağı indim ve tekmeci olarak tanıdığım kişinin bar sahibi olduğunu öğrendim. Barını kapattıktan sonra iki elinde içki ve yiyecek dolu poşetlerle eve dönüyor, kapıyı tekmeleyerek sevgilisine haber veriyordu. Kapıya attığı tekmelerin bizi rahatsız edeceği aklına bile gelmemişti.

Sonrasında, apartmanın yanındaki boş alanda bir manav açıldı. Bu derme çatma dükkanda, doğru düzgün bir şey satılmıyordu; sadece birkaç çeşit pörsümüş sebze vardı. Ancak yeni bir rakip olarak bizim Laz Bakkal’ın dikkatini çekti. İlginç bir şekilde mahalleli bu manava hiç uğramazken, gece yarısına doğru bazı arabalar durup hızlıca alışveriş yapıyordu. En çok satılan ürün ise bir “ot”, yani maydanozdu. Yani adam manav gibi davranıp uyuşturucu satıyordu. Bir-iki gün sonra otçu manav gözden kayboldu. Yakalandı mı, kaçtı mı bilmiyorum. Ardından çok yağmurlu bir gün, Laz Bakkal ve kardeşleri kazma ve kürekle manavın dükkanına saldırıp yerle bir ettiler. Manavdaki sebzeleri de sokağa döktüler; yağmur suyuyla sebzelerin Fındıklı’ya doğru yüzdüğünü hatırlıyorum.

O günlerden bir gece, bağırış çağırışlarla uyandım. Karşı apartmanda oturanlar, dehşet içinde bizim apartmana bakıyor, “Kadını aşağı atacak! Kurtarın!” diye haykırıyorlardı. Camdan eğilip baktım ve gerçekten de belden yukarısı dışarıda, aşağı sarkıtılmış bir kadın gördüm. Bu, yeni komşumuzdu. Taşındığında selam verip kendini tanıtma gereği duymamıştı ama yüksek kirayla evi tuttuğunu öğrenmiştim. Evde sevgilisi ile yaşıyordu. Önce üst kata çıkıp müdahale etmeyi düşündüm ama o gece bende kalan arkadaşlar daha sağduyulu olduğu için “Aman karışma! Kadına bunu yapan adam kim bilir sana ne yapar!” diyerek engellediler. Ben de karakolu aradım. Telefona çıkan polise durumu izah ettim. “Evliler mi!” diye sordu. “Evliler mi bilmiyorum ama birlikte yaşıyorlar” dedim. “Karı kocanın arasına girilmez!” diyerek telefonu kapattı. “Karı kocanın arasına girilmez!” lafının doğruluğunu ertesi gün öğleden sonra bizzat yaşayarak öğrenecektim.

1990’ların başında, SHP’li Hüseyin Aslan Beyoğlu Belediye Başkanı seçilmişti. İstiklal Caddesi’ni kesen her sokağın başına bir büfe açmış ve kiraya vermişti. O büfelerin önünde oturup ucuza çay içmek, tost yemek mümkündü. Cezmi Ersöz ile buluşacaktık. Mis sokağın İstiklal Caddesi girişindeki büfede buluşmaya karar verdik. Oraya gittiğimde masada üç kişi daha oturuyordu; iki kadın ve bir erkek. Kadınlardan biri şair Emel İrtem’di. İlk kez orada tanıştık ve dostluğumuz baki kaldı. Biyografisine bakarsanız, Emel, Eskişehir Sağlık Meslek Lisesini tamamladıktan sonra zorunlu hizmeti için Van’da üç buçuk sene görev yapıp 1990 yılında İstanbul Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatı bölümüne başlamış. Çeşitli hastanelerde ve ilk yardım birimlerinde hemşirelik yapmış. Hemşirelik mesleğinin zorluklarından konuştuğumuzu anımsıyorum. Diğer kadın ve erkeği, Cezmi, “Bak sana dünyanın en mutlu ve huzurlu aşıklarını tanıtayım! Birbirlerini ne kadar çok seviyorlar bilemezsin!” diye tanıttı. Tahmin edeceğiniz gibi, dün gece yarısı üst katta kavga eden çiftti bu. Gece ölümcül bir kavga etmişler, adam kadını pencereden atmaya çalışmıştı ama şimdi karşımda gözlerinde aşk ışıklarıyla, el ele, kol kola oturuyorlardı. Bir şey diyemedim. Polis memuru haklı çıkmıştı.

Otuz yıl geçmiş. Elfe Uluç’un Facebook’taki paylaşımını okuduktan sonra Kazancı Yokuşu’na gittim. Elfe Uluç, durumu çok güzel ve gerçekçi bir şekilde anlatmış. Görüntü, tıpkı anlattığı gibi. “Kentsel dönüşüm” burada da yaşanmış. Birçok eski apartman yıkılıp yerlerine yeni ve daha çok katlı binalar yapılmış. Kazancı Yokuşu’nun Taksim’e birkaç dakika, Fındıklı’ya yürüme mesafesinde olması, sokağı kısa süreli konaklama açısından cazip hale getirmiş. Bu binaların çoğunun otel ya da kısa süreli konaklama için kiralanan yerler olduğu anlaşılıyor. Elfe Uluç’un anlattığı gibi kafeler var. Arada eski yıllardan kalan bir kahvehane ya da bakkal görmek mümkün ama bizim Laz Bakkal’ın yerinde kafe, marangozun yerinde ise bir tasarım stüdyosu açılmış.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu