Elliler Apartmanı: Türk Edebiyatında Dönüşümün İzleri

Elliler Apartmanı, Türk edebiyatında 1950’lerin dönüşümünü ve edebi akımları inceliyor.

1950’ler, dünya sanatında bir yenilik döneminin başlangıcını işaret ediyor. Bu dönemde, edebiyat ve sanat alanında sadece yeni akımlar değil, aynı zamanda sanatın kendisini ifade etme biçiminde de önemli değişiklikler yaşanıyor. İkinci Dünya Savaşı, Holokost, atom bombası ve Soğuk Savaş gibi olaylar, sanatçıların dünyayla olan ilişkilerini derinden etkiliyor. Savaş öncesi dönemdeki ilerleme ve akıl anlayışına olan güven sarsılıyor. Sanat tarihçileri, bu dönemde sanatçıların tarih, temsil ve biçim arasındaki ilişkileri yeniden değerlendirdiklerini vurguluyor.

Görsel sanatlarda 1950’lerin en büyük dönüşümlerinden biri yaşanıyor. Soyut Dışavurumculuk, özellikle New York’ta Jackson Pollock, Willem de Kooning ve Mark Rothko gibi sanatçılarla belirginleşiyor. Bu değişim, sanatın tüm dallarını etkiliyor. Artık resim, dünyadaki nesneleri tanınabilir bir şekilde temsil etmek zorunda değil; renk, yüzey, hareket ve sanatçının eylemi de sanatın konusu olabiliyor. Bu durum, edebiyat alanında da önemli bir dönüşüm yaratıyor. Yazarlar, “ne anlatıyorum?” sorusunun yanı sıra “nasıl anlatıyorum?” sorusunu da sorgulamaya başlıyorlar.

Bu bağlamda, “Yeni Roman” akımı ortaya çıkıyor. Alain Robbe-Grillet, Nathalie Sarraute, Michel Butor, Claude Simon ve Marguerite Duras gibi yazarlar, geleneksel romanın temel unsurlarını sorguluyor. Samuel Beckett’in Molloy, Malone Dies ve The Unnamable gibi eserleri, modern edebiyatın insan, anlatıcı ve anlam konusundaki krizini derinleştiriyor. 1950’lerin bir diğer önemli gelişmesi ise Beat Generation. Allen Ginsberg’in Howl, Jack Kerouac’ın On the Road ve William Burroughs’un Naked Lunch eserleri, edebiyatın yalnızca estetik bir nesne değil, aynı zamanda bir yaşam biçimine karşı bir itiraz olabileceğini gösteriyor.

Caz müziği, doğaçlama, ritim ve kesinti anlayışıyla dönemin avangard sanatçılarını etkiliyor. Cambridge Üniversitesi’nin Amerikan edebiyatı tarihine ilişkin çalışması, 1950-56 yılları arasında edebiyattaki avangardın resim ve cazdan etkilendiğini belirtiyor. Şiir, cazdan; resim, müzikten; roman, sinemadan; sinema ise fotoğraftan etkileniyor. Absürd Tiyatro da benzer sorulara yanıt arıyor.

Klasik müzikte de önemli değişiklikler yaşanıyor. Besteciler, yalnızca yeni melodiler yaratmakla kalmıyor, müziğin temel unsurları olan “ses”, “zaman”, “ritim”, “sessizlik” ve “biçim” kavramlarını sorguluyor. John Cage, “sessizlik bile bir müzik olabilir” diyor. Elektronik sesler, müziğin hammaddesi haline geliyor ve caz ile klasik müzik arasındaki sınırlar giderek belirsizleşiyor. Atonal müziğin etkisi, sadece müzikle sınırlı kalmayıp tüm sanat alanlarında devrim niteliğinde değişimlere yol açıyor.

Türkiye’de sanat ve edebiyat, dünya ile kıyaslandığında biraz geriden takip ediliyordu. Ancak 1950’lerde dünya genelinde yaşanan değişimlerin etkisi Türkiye’de hızlı bir şekilde hissedilmeye başlıyor. Türkiye, kendi modernleşme sürecini yaşıyor ve dünya ile daha fazla etkileşim kurmaya başlıyor. ABD ile kültürel ilişkilerin yoğunlaşması, savaş sonrası Batı’da gelişen yeni sanat anlayışlarının Türkiye’de daha yakından izlenmesine olanak tanıyor. Batı’da soyut sanatın güçlenmesi, Türkiye’de de hızlı bir karşılık buluyor. Atonal müzik, yeni gerçekçilik sineması ve absürt tiyatro gibi gelişmeler, Türk sanatında da yankı buluyor. Sanatın tüm alanlarında geleneksel anlatımdan uzaklaşma, çağrışımlara yönelme ve bireyselliğin ön plana çıkması gibi ortak özellikler beliriyor. 1950’lerin ortalarında Türkiye’de farklı sanat dallarında ortak bir estetik duyarlılık oluşmaya başlıyor.

Edebiyat alanında ise durum biraz farklı. Toplumcu gerçekçilik, güçlü bir damar olarak devam ediyor. Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve Fakir Baykurt gibi yazarlar, eserlerinde toplumsal gerçekliğe, köylüye, işçiye ve sınıfsal ilişkilere yer veriyor. Mahmut Makal’ın Bizim Köy adlı eseri 1950 yılında yayımlanıyor ve “köy edebiyatı” oldukça etkili hale geliyor. 1950’li yıllar, Kemal Tahir’in hapisten çıktıktan sonra romancılığında büyük bir patlama yaşadığı dönemdir. Şiirde ise toplumcu gerçekçilikle birlikte Garip hareketinin etkisi devam ediyor. Attilâ İlhan öncülüğünde, Garip akımına karşı çıkan toplumsal bir şiir anlayışı savunuluyor.

Ali Özgür Özkarcı’nın Elliler Apartmanı adlı eseri, “Öykünün ve Şiirin Yeniden İnşası Üzerine” alt başlığıyla, “Elliler Kuşağı”nın şiirine ve öyküsüne odaklanıyor. Eser, edebiyat tarihi, dönem incelemesi, eleştiri ve metin çözümlemelerini bir araya getiren titiz bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Özkarcı’ya göre, bu dönem Türk edebiyatının alışılmış estetik ve tür anlayışının kırıldığı, yeni alanlara yöneldiği önemli bir eşik. Kitabın tanıtımında belirtildiği gibi, ellili yıllar edebi kanonun “yeraltına”, “sürgünlüğe” ve “marjinalliğe” yönelen bir “kırılma” dönemi olarak tanımlanıyor. Bu yıllar, günümüzde büyük yazar ve şair olarak tanıdığımız pek çok ismin ortaya çıktığı, edebiyatın akışının değiştiği yıllar olarak değerlendiriliyor.

Özkarcı’nın temel sorusu ise şu: 1950’lerde Türk edebiyatının yapısında ne gibi değişiklikler yaşandı? Bu değişim, yalnızca yeni yazarların ortaya çıkmasıyla mı sınırlıydı, yoksa edebiyatın tür, biçim ve anlatım anlayışında köklü bir yeniden yapılandırma mı söz konusuydu? Bu nedenle, aynı dönemde var olan ancak farklı edebiyat anlayışlarına sahip yazarları otomatik olarak “Elliler” içine dahil etmiyor; belirli bir yenilik, kopuş ve biçimsel arayış üzerinden değerlendiriyor. Bu bakış açısıyla mevcut durumu göz ardı etmeden, gelecekteki gelişmelere ışık tutmaya çalışıyor.

Romanın ihmal edilmesinin sebebi, muhtemelen bu türde destekleyecek eserler bulamaması. Özkarcı, “Ve tuhaftır, elliler Türkiye modernleşmesinin yazınsal bağlamda öncü türü olan şiirin yanına öykü eklenmiştir” diyor. “Tuhaf” kelimesinin altını çizmekte fayda var, çünkü o yıllarda romanın gelişimi, Özkarcı’nın tezinin tam tersine bir seyir izliyor. Bu çelişkiyi daha derinlemesine incelemek, daha anlamlı sonuçlar doğurabilir. Özkarcı, romandaki değişimin 60’lı yıllarda yaşanacağını belirtiyor.

Ben, 50 Kuşağı öykücülerinin (Özkarcı “A Kuşağı” diyor) ve İkinci Yeni’nin getirdiği değişimlerin Türk edebiyatında hemen, 50’li yıllarda karşılık bulmadığını düşünüyorum. Garip ve toplumcu şiirle birlikte Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Dıranas ve Necip Fazıl gibi şairlerin daha geleneksel, bireysel ve metafizik yönelimleri belirleyici olmuştur. 50 Kuşağı öykücüleri ve İkinci Yeni’nin şairleri, Pazar Postası, Yeditepe, Yenilik, Mavi gibi dergilerde görünmeye çalışıyor. Cemal Süreya, Ece Ayhan ve Sezai Karakoç’un ilk kitapları 1958-59 yıllarında yayımlanıyor. Daha önce ilk kitaplarını yayımlayan Turgut Uyar, Edip Cansever ve İlhan Berk’in eserleri de aynı dönemde çıkıyor. 50 Kuşağı öykücülerinin ilk öykü kitapları da benzer tarihlerde, 1958-60 yıllarında yayımlanıyor ve çoğu kendi yayınları veya kurdukları küçük yayınevlerinden çıkıyor.

Özkarcı’nın 50 Kuşağına dahil ettiği Oğuz Atay, Sevim Burak, Yusuf Atılgan, Leylâ Erbil ve Füruzan’ın ilk kitapları 1959 ile 1971 arasında yayımlanıyor. Leylâ Erbil 1960’ta, Sevim Burak 1965’te ilk kitabını yayımlıyor. Sadece Vüs’at O. Bener’in ilk kitabı Dost, 1952 tarihini taşıyor. 50 Kuşağı öykücülerinin ve İkinci Yeni şairlerinin görünürlükleri ve etkileri ancak 1960’lardan sonra, Özkarcı’nın “İkinci Yeni’nin ikinci dönemi” dediği yıllarda başlamıştır. İkinci Yeni ve 50 Kuşağı, aslında 1950’lerde kitap yayımlayan bir kuşak değildir. Bu tarihlendirme, Özkarcı’nın tezlerinin önemini etkilemez, ancak zaman kaymasını dikkate almak önemlidir. Özkarcı’nın “İkinci Kırılma” olarak adlandırdığı değişimi 60’lı yıllarda aramak gerektiğini düşünüyorum.

1960’lara baktığımızda, Özkarcı’nın “İkinci Kırılma”sının yanı sıra, belki daha güçlü bir şekilde toplumcu edebiyatın yeniden canlanışını görüyoruz. Sabahattin Ali’nin öldürülmesinin ardından, kitaplarının yeni baskılarının yapılabildiği ve Nâzım Hikmet’in yasaklı eserlerinin yayımlanabildiği görece özgür yıllar bunlar. Türkiye tarihine bakıldığında, 50 Kuşağı ve İkinci Yeni’nin getirdiği yenilikler, 60’lara daha uygun görünüyor ve aldıkları olumlu/olumsuz tepkiler de anlam kazanıyor.

1950’lerde hâlâ Sait Faik’in eserleri yayımlanıyor. Bu durum, Özkarcı’nın romanı göz ardı etme gerekçesini tartışmalı hale getiriyor. “Türkçede romanın serüveni ellilerden daha sonra, altmışlarda, Yusuf Atılgan ve Oğuz Atay eserleriyle yön değiştirecek” tezi, sorgulanabilir hale geliyor. Ayrıca, Oğuz Atay’ın ilk kitabı “Tutunamayanlar”ın ilk baskısının 1971-72 yıllarında yapıldığını ve hakkında konuşulabilmesi için ikinci baskısının 1984’te gerçekleştiğini hatırlatmak gerekiyor. Bugünden bakıldığında Oğuz Atay, 50 Kuşağı içinde gibi görünse de Türk edebiyatına çok daha geç katılabilmiştir.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’u 1949’da, Saatleri Ayarlama Enstitüsü ise 1961’de yayımlanıyor. Romandaki değişimin Tanpınar ile başladığını söyleyebilir miyiz? Özellikle Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile. Sonrasında 50 Kuşağı öykücülerinin kaleme aldığı romanları ve Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal, Tezer Özlü gibi yazarları da ekleyebiliriz.

1950 Kuşağı öykücülerinin gerçekleştirdiği biçimsel yeniliklerin ne kadarı Sait Faik’in 1948-1954 yılları arasındaki öykücülüğünde zaten mevcuttu? Bu soru, Elliler Apartmanı için özellikle önemlidir. Çünkü Vüs’at O. Bener’in Dost, Demir Özlü’nün Bunaltı, Orhan Duru’nun Bırakılmış Biri gibi eserleri ile Sait Faik’in Lüzumsuz Adam, Havada Bulut, Son Kuşlar ve Alemdağ’da Var Bir Yılan kitaplarını yan yana koyduğumuzda, “50 Kuşağı’nın yeniliği” konusunda daha sağlam bir karşılaştırma yapma fırsatı buluyoruz. Tüm sonuçlar da olumlu çıkmayabilir.

Ali Özgür Özkarcı’nın Elliler Apartmanı, 1950 Kuşağı’nı yalnızca belirli bir dönemde yazmaya başlayan öykücülerin ve şairlerin toplamı olarak değil, Türk edebiyatının modernleşme serüveninde bir dönüm noktası oluşturan geniş bir estetik kırılmanın parçası olarak değerlendirmeye çağırıyor. Sait Faik’in olaydan çok insanın duyarlılığına, bireysel algıya ve dilin imkânlarına yönelen öykücülüğünden beslenen Vüs’at O. Bener, Demir Özlü, Ferit Edgü, Orhan Duru, Erdal Öz ve Adnan Özyalçıner gibi yazarlar, geleneksel öykü kalıplarını sorgularken bireyin yalnızlığını, yabancılaşmasını ve varoluşsal sıkışmışlığını edebiyatın merkezine taşıdılar. Aynı yıllarda şiirde İkinci Yeni, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, İlhan Berk, Ece Ayhan ve Sezai Karakoç gibi şairlerle, dilin alışılmış işleyişini, anlamın açıklığını ve şiirin geleneksel biçimlerini sarsarak benzer bir yenilik arayışını gerçekleştirdi. Öyküdeki bu deneysel yönelişler ile İkinci Yeni’nin şiirde yarattığı dil ve imge devrimi, birbirinden bağımsız gelişmeler değil, 1950’lerin Türkiye’sinde sanatın temsil, gerçeklik, birey ve dil sorunlarını yeniden tartışmaya başlamasının farklı görünümleriydi ve diğer sanat dallarında da benzer gelişmeler yaşanıyordu. Bu arayışlar kısa sürede öykünün ve şiirin sınırlarını aşarak Yusuf Atılgan’dan Leylâ Erbil’e, oradan Oğuz Atay’a uzanan modernist romanın da önünü açtı. Bu bakımdan Elliler Apartmanı, Türk edebiyatında şiirden öyküye, öyküden romana uzanan modernist dönüşümün başlangıç noktalarından biri olarak yeniden düşünmemizi sağlıyor.

* Elliler Apartmanı, Ali Özgür Özkarcı, Edebi Şeyler yay. Temmuz 2026.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu