Yaralı Balığın Vaftiz Töreni: Bir Hikaye
Bir yaralı balığın kurtuluşu ve insan ilişkileri üzerine derin bir hikaye.
“Eee, şehir hayatı nasıl gidiyor?” diye sordu. Plastik bardağındaki şaraptan bir yudum aldım ama beklediğim serinlikte değildi. “Bildiğin gibi, Alya’nın okulu ve benim işler…” dedim. “Takı tasarımına devam ediyorsun değil mi?” diye merakla ekledi. “Evet, yeni koleksiyon üzerinde çalışıyorum, neredeyse her gün Kapalıçarşı’dayım.”
“Geçen sayfana baktım, sosyetik kadınlar sırada. Dizi oyuncularına da veriyorsun sanırım?” dedi. “Evet, bu da tesadüfen oldu, Faruk’un bir arkadaşı sayesinde.” Cümlemi bitirirken sesim kısılmıştı. Önemsemiyormuş gibi görünmeye çalışarak sordu, “O nasıl, iyi mi?” “Baya yoğun bu sıralar. Çoğunlukla Brüksel’de, Birleşmiş Milletler’de eğitim işleri falan.” Başını onaylarcasına salladı.
“Asıl sen nasılsın? Annenler?” diye sordu. “Bizde bir değişiklik yok, emeklilik hayatı. Nermin Hanım Ege otlarıyla yeni tarifler deniyor, ben bol bol film izliyorum, dalıp gidiyorum.” Omzuna hafifçe dokundum. “Hâlâ öykü yazıyor musun?” dedim. Uzaklaştı, aramızdaki görünmez çizgiyi geçmemi istemiyordu. “Bıraktım o işleri. Ara sıra çeviri gelirse yapıyorum, o kadar.”
“Neden ama? Çok yetenekliydin, niye devam etmedin?” dedim. İlk kez gözlerini kaçırmadan baktı. “Yetenek denen şeyi çok önemsemiyor muyuz sence de? Farklı olmayı, parıldamayı.” Sustum, parmağımdaki yüzüğü çevirdim. Pırlantası avucumun içine bakıyordu.
“Yaso nasıl?” diye sordum. Gözleri yanındaki sandalyede oturan kardeşinde gezindi. “Bedeni büyüyor ama aklı hâlâ beş yaşında bir çocuk.” Sevgiyle dokundu kızın alnına, gözlerini perdeleyen saçlarını geri itti, dudaklarının kenarındaki ıslaklığı parmağıyla sildi. “Doktorlar ne diyor? Yok mu bir umut?” Bardaktaki şarabı başına dikti. “Yok,” dedi, zoraki bir gülümsemeyle. “Tanrı bizi unutalı çok oldu.”
Ayağa kalktı, üzerinde biriken fıstık parçalarını silkeledi. “Yarım saat daha burada kalırsan ben bir dalıp çıkayım. Vaktin var mı?” Aslında gitmek istiyordum ama bunu nasıl söyleyecektim, onca yıldan sonra. “Tabii,” dedim. Rengi solmuş atletini çıkardı, lastik terliklerini sandalyesinin kenarına koydu. Hafifçe sağa bakan birini ayağıyla düzeltti. Bunu fark edince gülümsedi, basenlerine, karnına dokundu. “Kırklı yaşlar işte, yerçekimiyle mücadele.”
Parmaklarıyla mayosunun askılarını esnetti, çantasından kırmızı bir düdük çıkartıp uzattı. “Ben denizdeyken acil bir şey olursa çalarsın.” “İhtiyaç olmaz herhalde ama peki,” dedim. İskelenin ucuna yürüdü, kayalıkların başladığı yerde gözden kayboldu. Yüzmeyi ne kadar seviyordu. Okuldayken, bu hayatta iki üç kulaçla dağılmayacak hiçbir üzüntü yok derdi hep. Hâlâ aynı fikirde mi?
Yerdeki termosu aldım, bardağa şarap koyarken kolumda bir baskı hissettim. Soluma döndüm, Yaso koluma yapışmış, hırsla sıkıyordu. Parmakları o çelimsiz bedeninden beklenmeyecek kadar güçlüydü, kelimeleri yarım yamalak. “Ighh, ıghhh. Ben, ben-im.” Bakışlarında vahşi bir hayvanın tekinsizliği vardı. “Yasemin,” dedim sakin kalmaya çalışarak, “Tanımadın mı beni?” Başını hızlı hareketlerle hayır der gibi salladı. “Dü- dük,” dedi. “Dü-dü-ğü ver.” “Sakın öttürme ama olur mu? Ablan rahat rahat yüzsün.” Düdüğü ona verdim, kolumdaki kelepçe yavaşça gevşedi. Şaraptan bir yudum aldım. Denizden çıkar çıkmaz izin isteyip gidecektim. Ne düşünürse düşünsün.
Yaso’ya baktım. Düdüğü emzik yapmış, gözlerini büyüten, yüzünü titreten bir iştahla emiyordu. Arada boğazından ufak hırıltılar yükseliyor, salyaları çenesinin altında birikip damla damla kucağına dökülüyordu. Hafif bir bulantı hissettim. Şaraptan mı? İskelenin ucuna doğru baktım, denizde kimse yoktu. Cankurtaran kabininden en uçtaki lokantaya kadar. Adaya mı yüzdü acaba? Ayağa kalktım, dalgaların arasında bir kıpırtı aradım, yok. Yaso’nun ağzındaki düdüğü aldım, şortuma silip kendiminkine götürdüm. Derin bir nefes aldım, geri verecekken kayalıkların arkasından sallanan kolunu gördüm. Oradaydı. Birazdan demir bir kafesi sürükleyerek çıktı denizden. Yanına gittim koşarak. “Ne bu, nereden buldun?” “Balıkçılar atmış derine, balık tuzağı. Baksana nasıl sıkışmış zavallı.” Yuvarlak tel kafesin ortasında çırpınan balığa bakıyordum. Hayatımda gördüğüm en büyük balık olabilir.
“Nasıl girmiş buraya?” Elini kafesin üzerindeki spiral tellerde gezdirdi. “İçine iki üç parça ekmek koyuyorsun bunun, salıyorsun denize. Kokuyu alan balıklar sepete yaklaşıyor, sepetin tellerini takip ederek üst delikten hop içeri.” “Eee?” “İçeri girdi mi, bir daha çıkış yok.” “Niye girdikleri delikten yukarı çıkmıyorlar tekrar?” “Görmüyorlar ki deliği, balıklar yukarı bakamıyor ya. Çok garip değil mi?” Bakıştık. Hâlâ öfkeli, kırgın. Üzerinden sular damlayan kafesi taş basamağa koydu. “Ba-lık, ba-lı-ğı seveceğim,” diye avazı çıktığı kadar bağırdı. “Şşşt, seveceksin tamam.”
Balığın karnından aşağısı kafesin içinde. Yuvarlak tellerden biri dar bir yüzük gibi derisine oturmuş, pullarından kan sızıyordu. Bir sağa, bir sola. Can havliyle kendini oradan oraya atıyordu hayvan. Parmaklarıyla kaygan gövdesini kavrayıp yavaşça çekmeye çalıştı. “Su dök üstüne ölmesin, çabuk.” İskelenin kenarından denize daldırdım ellerimi. Bir avuç deniz suyu, neye yeter ki? Daha hızlı olmalıyım, tekrar soktum ellerimi soğuk suya, denizden balığa, tekrar, tekrar… “Olmuyor. Çok kötü sıkışmış, tel makası lazım.” Bir avuç daha. “Neden ağlıyorsun?” “Ne?” Durdu. “Ağlıyorsun.” O an hissettim içimde sessizce dönen vidayı. Dağılan saçlarımı, ıslanan ipek elbisemi, plaj terliğimin üzerinden kopup giden pembe nilüferi fark ettim. Balığa baktım. Gözlerini gökyüzüne dikmiş, ağzını dua eder gibi açıp kapatıyordu. Biraz daha su lazım, biraz daha su.
Denize koştum. Tam eğildiğim sırada iskelenin ilerisine bir şey düştü. Dönüp baktım geriye, kafes yoktu. “Ne yaptın?” Omuzlarını silkti. “Neden attın? Kurtulacaktı belki de.” “Kurtulamazdı. Denizde ölecek, tanıdığı, bildiği yerde.” Yere oturdum. Güneşin son ışıkları iskeleden denize sızıyor, mavi turuncuya, kırmızı maviye karışıyordu. “Boş ver,” dedi. “En azından rahat bir hayatı oldu.” Yüzüne baktım. “Bir yerde okudum. Balıkların hafızası beş saniyeymiş. Düşünsene yaşadığın her şeyi beş saniyede unuttuğunu. Ne büyük özgürlük. Her gün yeniden dünyaya gelmek gibi.” Ayağa kalktım. “Ben gidiyorum.” “Terk ediliyorsun mesela, beş saniye geriye doğru say. Hop bitti.” Çantamı omzuma astım, saçlarımı topladım. “Kendine iyi bak.” Sesi gittikçe yükseliyordu. Sözlerini arkamdan fırlatıyordu. “En iyi arkadaşım dediğin insan, sevgilinle birlikte oluyor. Hatta evleniyorlar. Beş saniye yeterli. Puff.” İskelenin başına doğru yürümeye başladım. “Görüşürüz.” Sesi git gide yükseliyordu. “Üstelik yıllardır görüşmemişsiniz. Bir gün sahilde karşılaşıyorsunuz. Hiçbir şey olmamış gibi gelip oturuyor yanına. Allak bullak oluyorsun.”
Arabayı nereye park etmiştim? Biraz ilerde. Adımlarımı hızlandırdım. Yaso’nun yanından geçerken son kez baktım ona. Dudaklarının kenarına yapışan kurabiye parçaları güneşin son ışıklarında parlıyor, pul pul. Arkamdan saydığını duyuyorum: “Bir, iki, üç, dört, beş!”




