Batia romanı: Rayların gölgesinde yarım kalan aşk

Faruk Aksoy’un Batia romanı, Osmanlı’nın son yıllarını Heinrich ile Batia’nın yarım kalan aşkı ve İstanbul’dan Bağdat’a uzanan demiryolları üzerinden anlatıyor.

Gazeteci ve yazar Faruk Aksoy’un yeni romanı Batia, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında yaşanan siyasi dönüşümleri ve yaklaşan savaşı, yarım kalmış bir aşkın hikâyesiyle buluşturuyor. Destek Yayınları tarafından yayımlanan eser, İstanbul’dan Şam’a, Medine’den Bağdat’a ve Mezopotamya’ya uzanan geniş bir coğrafyada ilerliyor.

Romanın merkezinde, Osmanlı topraklarındaki demiryolu projelerinde görev yapan Alman mühendis Heinrich August Meissner ile Heidelberg’de yaşamını sürdüren genç terzi Batia bulunuyor. Farklı dünyalara ait bu iki karakterin yollarının kesişmesi, dönemin siyasi rekabetleri ve imparatorluk coğrafyasını dönüştüren demiryolu yatırımlarıyla birlikte anlatılıyor.

Uzaklıkların gölgesinde bir ilişki

Heinrich’in görevleri onu İstanbul’dan Şam’a, oradan Hicaz ve Mezopotamya’ya götürürken Batia geride kalan hayatın, bekleyişin ve ulaşılamayan duyguların simgesine dönüşüyor. İkilinin önündeki engel yalnızca aralarındaki mesafe değil. Batia evli bir Yahudi kadın, Heinrich ise yaşamını sürekli değişen görev yerleri ve demiryolu şantiyeleri arasında sürdüren bir mühendis.

Kısa süren birlikteliklerinin ardından iki bakır bileklik, gönderilemeyen mektuplar ve yıllar boyunca unutulmayan bir aşk kalıyor. Ancak Batia, yalnızca iki kişinin duygusal hikâyesine odaklanmıyor. Eserde Osmanlı ile Almanya arasındaki yakınlaşma, Bağdat ve Hicaz demiryollarının stratejik rolü, Avrupa’daki güç mücadelesi ve Birinci Dünya Savaşı öncesinde değişen dengeler de kurgu içinde yer buluyor.

Demiryolları tarihin ve ayrılığın çizgisi

Viyana, Prag, İstanbul, Şam, Medine, Bağdat ve Mezopotamya arasında ilerleyen anlatıda demiryolları, olayların arka planındaki bir unsur olmanın ötesine geçerek adeta başlı başına bir karaktere dönüşüyor. İnsanları ve şehirleri birbirine bağlamak için kurulan raylar, Heinrich ile Batia’nın hayatında bu kez ayrılığın ve uzaklığın sembolü olarak öne çıkıyor.

Faruk Aksoy, gerçek kişilerden ve tarihsel gelişmelerden yararlandığı romanında, büyük siyasi hesapların gölgesinde kalan sıradan insanların hayatlarına odaklanıyor. Aşkın yanı sıra aidiyet, vicdan, sadakat, kayıp ve bekleyiş temaları etrafında şekillenen eser, savaşın eşiğindeki bir dünyada sınırların, yolların ve insan ilişkilerinin nasıl değiştiğini sorguluyor.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu